A Haber TV Özel Röportaj / 10 Haziran 2013

Çarşamba, Haziran 12th, 2013 @ 5:16PM

– Sayın Süleyman Soylu, programımıza hoşgeldiniz.

-Hoşbulduk Murat bey.

-Sayın başbakan on günü aşan bir sürenin ardından Ankara’ya döndü. Şimdi herkesin aklındaki soru aynı: Gösteriler ne zaman, hangi koşullarda sona erecek? Sizin beklentiniz nedir?

–  Öncelikle bunu bir süreç olarak ele almak gerekir. Yani bu sürecin bir başlangıcı var bir de sonu olacak. Bizim çağrımız, gösterilerin bir an önce sona ermesidir. Özellikle İstanbul’daki Gezi Parkı’ndan bahsetmek istiyorum, çünkü Ankara’dakilerin büyük bir bölümünün ideolojik olduğu ve malum grupların bir şekilde ortaya koymuş olduğu ve sürdürmek arzusu içinde olduğu gösteriler olduğu apaçık ortadadır. Bu birincisi.

İstanbul Gezi Parkı’nda da yine meseleyi biz işin başından itibaren ikiye ayırıyoruz. Bir; kendi hassasiyeti ile birlikte, çevre hassasiyeti, belki Gezi Parkı’nı bir bakıma kendisinin hisseden veya Gezi Parkı’na ait bir aidiyet hisseden insanların orada ortaya koymuş oldukları eylem biçimi olarak. İki; diğer taraftan da onu istismar eden, onu yönetmeye çalışan ve bunun üzerinden de bir iktidar kavgası yürütmeye çalışan bir anlayışın uzantısı. Bu ikisini sayın başbakanımız da bizler de işin başından beri mümkün olduğu ölçüler içerisinde ayırmaya çalışıyoruz. Çünkü esas itibarıyla burada yapılan, Ak Parti ve Türkiye’yi yönetenler tarafından bunun  ayrılmaması konusundaki o ortaya konulan projedir. Yani “biz sapla samanı, herşeyi birbirine karıştıralım, topyekün bir şekilde karşı tarafla ilişkimizi veya iletişimimizi bunun üzerinden kuralım” diye bir kompozisyon, bir içerik üretilmeye çalışılmaktadır. Bizim arzumuz, bunun en kısa zamanda bitiyor olmasıdır. Buna ait nedenlerimiz de var, önerilerimiz de sözkonusu.

-Öneri derken?

– Nedenlerimiz şunlardır: Ak Parti 2002’nin Ak Partisi değil. Türkiye 2002’nin Türkiye’si olmadığı gibi. Ak Parti 2002’de ortaya koymuş olduğu bütün önerileri bugüne kadar geliştirerek devam ettirmiştir. Demokrasi, ekonomi, sosyal hayat vs. Bütün bunlarda geri adım atan değil, tam tersine, bu konuda toplumun bütün beklentilerine cevap vermeye çalışan bir Ak Parti. Türkiye de öyle bir Türkiye değil, dünya da öyle bir dünya değil.

Ak Parti’nin bir özelliği daha var, kendisine oy versin vermesin, toplumun bütün kesimlerine  huzuru, refahı, demokratik süreçleri sağladığı gibi onlarla, bir ilişki içine girmeyi en temel arzu olarak ortaya koyuyor.  Kendisini ona anlatmayı, onu anlamayı en temel arzularından biri olarak ortaya koyuyor.

– Sayın Başbakanın özellikle İstanbul’daki, belki Ankara’daki de herhangi bir şiddete karışmamış göstericilerle görüşmesi sözkonusu mu? “Gençler gelin görüşelim” dedi ama bu havada kalan bir laf mı olacak yoksa onların birtakım temsilcileri ile bir görüşme sözkonusu mu?

 

-Dün, gün boyunca  sayın Başbakan’ın ortaya koyduğu  bir tespit var. Hem Adana’da hem Mersin’de hem Ankara’da yaptığı konuşmalarda ortaya koyduğu bir tesbit var: “Eğer siz, çevrecilikle ilgili bir hassasiyetin sahibiyseniz, ben buradayım. Ben bu ülkenin başbakanıyım ve çevreci bir başbakanıyım.  İkincisi, eğer demokrasi ile ilgili, demokratlıkla ilgili bana ait bir endişeniz varsa ben bu konuda da demokratım, onu da benimle konuşabilirsiniz. Veya bu meselenin bir bölümünü kültür bakanımla, bir bölümünü valimle bir bölümünü belediye başkanımla konuşabilirsiniz.”  Bu konuda  Ak Parti sonuna kadar meselenin bir bölümü ile ilgili, yani biz bunu yerden parke taşı söküp polise fırlatan, esnafa fırlatan, insanları arabalarından indirip taciz eden, kılığına kıyafetine göre, düşüncesine göre, söyleyip söylemediğine göre, korna basıp basmadığına göre terörize eden, meseleyi vandalizme doğru taşıyan bir anlayışa söyleyecek durumda değiliz. Çünkü devletin ve hükümetin temel görevi, toplumun diğer bölümünü bu anlayışta olan insanlara karşı korumak ve onların demokratik haklarını savunmaktır. Bir devletin varlığının en önemli sebeplerinden bir tanesi budur. Hükümet de bu sürdürülebilirliği sağlamak için vardır. Elbette ki demokratik alanı sonuna kadar genişletmek zorundayız. Bizim düşüncemizde olmayan insanların aynen bizim düşüncemizde olan insanlar gibi ifade etme yeteneklerini de genişletmek zorundayız. Bunun için Türkiye “çözüm süreci”ni ortaya koymuştur. Biz çözüm sürecinde ne ile karşı karşıyayız? Bu ülkeyi belki de on yıllardır hem zihni maliyete hem ekonomik maliyete hem de birlik maliyetine sevkeden bir anlayışa son vermek ve bütün bunlardan kazanım elde etmek için varız. Kendi insanımız için, demokrasiyi geliştirmek, kendi insanımıza dokunabilmek için.

– O zaman ilk adım kimden, nereden gelecek? Yani bu insanlarla, gençlerle görüşmek konusunda? Ne bileyim bir sabah  Kültür Bakanı’nı Gezi Parkı’nda mı göreceğiz, veya Vali mi gidecek, birşey düşünülüyor mu? Çünkü her geçen gün kamplaşma biraz daha artıyor.

 

– Bakın özellikle dikkat ederseniz sayın Bülent Arınç, oradaki sayın Başbakan Yardımcımız -ki o gün Başbakan vekiliydi kendileri- Gezi Parkı’nın ilgili heyetini başbakanlıkta kabul etti. Yalnız kendisine öyle tekliflerde bulunuldu ki normal bir insanın bile  “bu da olur mu” dediği ve “ artık ipin ucunu kaçırdılar” şeklindeki toplumsal genel değerlendirmelerin ortaya konulduğu bir teklif zinciriyle sayın başbakan yardımcımız karşı karşıya kaldı ve cevabını da verdi. Meselenin Gezi Parkı olmadığını, siz de biz de atılan tweetlerden, ortaya konulan değerlendirmelerden ve bu ayrışmayı mümkün olduğunca ortaya koymaktan çok net ve açık belli.

 

Bu ne demektir? Bir taraftan insanların bir bölümünü orada küçümseyeceksiniz, diğer taraftan da insanlara baskı kurmaya çalışacaksınız. Mahallelerde, sokaklarda. Bunun başka bir eylem biçimi olduğu çok net bir şekilde anlaşılmalıdır. Bu basit birşey, buna bu kadar kafa yormanın, sağa sola çekmenin bir anlamı yok. Muhakkak ki eylemi yapanlar diyeceklerdir ki “biz çok halisane niyetlerle bunu gerçekleştiriyoruz”. Bunu o Gezi Parkı’nda ağaçlar için oraya gidip “biz çevreye sahip çıkıyoruz” anlayışını, kendi halisane niyetlerini ortaya koyan insanlar için söylüyor değilim. Onları istismar eden, oyuna getirmeye çalışan ve Ak Parti’ye olan hıncını onların üzerinden, kendileri alana çıkmadan, kendileri büyük ihtimalle çok sembolik olarak birkaç kişinin kendisini gösterdiği insanlar için söylüyorum. Sanatçılara şaşıyorum mesela. Türkiye’de yaşam tarzı açısından sanatçıların bugüne kadar karşı karşıya kaldığı hangi kısıtlama sözkonusu olmuş?

 

-Sanatçıları oraya götüren ne?

 

-Çok basit. Türkiye büyük bir iktidar mücadelesi içerisindedir. Bu bugünün tarihine ait birşey de değil. Bu ekonomik, siyasal ve uluslararası iktidardır. Üç temel iktidar var. Tayyip Erdoğan’ın ne gücü var, yirmi tane bankası mı var, Ak Parti’nin ne gücü var? İstediği manipülasyonu borsada yapabilme gücü var mı veya yapar mı böyle birşey? Hayır. Siyasi partilerin gücü, millettir. Yapılan olay çok basittir, açık ve nettir. “Acaba bugüne kadar darbe ile veya darbe entrikalarıyla, darbe girişimleriyle bir şekilde sonlandıramadığımız veya toplum nezdinde itibarsızlaştırmaya çalıştığımız ama başaramadığımız, zayıflatmaya çalıştığımız ama zayıflatamadığımız bu iktidarı bir başka şekilde yıpratabilir miyiz”. Özür diliyorum, Türkiye sadece 2002-2007 arası üst üste yüzde 7,2 büyümüş. Ve şu anda büyümesi, çok bariz belli ki Avrupa büyümesinin 5 katı kadar. Avrupa % 3 küçülmüş biz %12-13 büyümüşüz. ABD büyümesinin neredeyse iki katı kadar. Şimdi böyle bir ülke büyürken, bir taraftan sanayisi büyüyor, bir taraftan üniversiteleri büyüyor, bir taraftan insanlar kişi başına gelir seviyesi yükseldiği için daha rahat yerlerde oturmaya başlıyorlar. Bu büyümenin getirmiş olduğu sonuçları bir şekilde bir taraftan çevreye bir taraftan gelir dağılımı ile ilgili “acaba eksik bir alan var mı buradan yönetebilir miyim” diye bir anlayışa sevketmeye çalışıyor. Türkiye yukarı doğru çıkarak büyüyor, etrafına bakıyor ve aradaki mesafeyi kapatmak için bu büyük süreci ortaya koyuyor. Ama büyürken birtakım bugüne kadar kendisinden istifade eden kesimleri de kesiyor. Bunlardan bir tanesi faiz. Türkiye politika faizini 4,5’a düşürmüş.

 

-Faiz lobisi deyince sokaktaki insan ne anlıyor acaba? Bunlar kimdir, nedir?

 

-Kaç kredi kartınız var Murat Bey?

-Benim 1 tane var

 

-Şu anda siz, kredi kartınız üzerinden faiz lobisine bahşiş veriyorsunuz. Ben de veriyorum. Yani öyle bir sistem kurmuşlar ki, ister faizden ister kredi kartınızla, isterseniz bankalarda yapmış olduğunuz işlemlerden, hangisini yaparsanız yapın, bugün Türkiye’de en çok şikayet edilen kesim bankacılardır. Ben rakamlara dayanarak bunu söylüyorum. En çok şikayet edilen kesim bankacılardır. Ve haksız para kazanan kesim bankacılardır. Ticaret yapmıyorsunuz. Ekonomide hafif bir rüzgar çıksın, bakın bakalım küçük ortaboy işletmelerin ve esnafın kullandığı kredileri yüzde kaça çıkarıyorlar. Yüzde kaç reel faizle bunu sağlayabiliyorlar.

 

Dikkat ederseniz Türkiye’de özellikle küreselleşmenin getirdiğiyle birlikte bu kâr marjları arasındaki pay ciddi şekilde daralmaktadır. Yüzde 25’lerden yüzde 3-5’lere düşmüştür. Peki bankalarda öyle mi? Bankalarda tam tersi. Mümkün olduğunca arttırmaya çalışıyorlar. Siz faizi, risk primini düşürmeye çalışıyorsunuz, ülkeyi istikarara götürüyorsunuz, bu istikrar doğal olarak uluslararası alanda elde ettiğimiz faiz oranını düşürüyor, kendiniz merkez bankasından ayarladığınız politika faizinizi düşürüyorsunuz, Türkiye’nin rasyoları düzeliyor. Türkiye bugün borçluluk olarak Avrupa’nın çok altında. Avrupa 92-93 ortalamalarda. Borç olsun, kamu toplam borç stoğunun GSMH’ya oranı 92-93’lerde . Biz ise neredeyse onun üçte biri kadar olan bir mesafededeyiz. 36’lardayız. Şimdi bu bizim rasyolarımızı düşürüyor. Hem kuvvetlendiriyor hem de risk primimizi düşürüyor. Öbür taraftan biz Türkiye’de her 100 liranın 87 lirasını faize ödüyordu. Bugün 17 lirasını ödüyor. Çözüm süreci, Türkiye’nin güneydoğusunda yaşanan olayların tamamı risk primini yükselten unsurlardan bir tanesiydi. İMF, Türkiye’nin yükselen risk priminin temel araçlarından bir tanesiydi. Türkiye’nin enerji açığı. Bugün yapılan bütün barajlardan tutun, bütün HES’lere kadar, bütün nükleer santraline kadar Türkiye uluslararası alanda bir açığını daha kapatıyor.

 

Bakın ne siyaset ne de ekonomi dünün hesabını yapmaz, geleceğin hesabını yapar. Parlak bir gelecek Türkiyesi ile karşı karşıyayız. Peki bu kimin işine yaramıyor? Bu, dünyada sıcak para üzerinden, faiz üzerinden, paradan para kazanan bir anlayışın işine yaramıyor ve onların Türkiye distribütörlerinin işine yaramıyor. E tesadüf değil bu. Bir taraftan üniversitelerinin rektörleri kalkacak şunu söyleyecek “Taksim’e gidebilirsiniz, sınavlarınız iptal”. Siz de üniversite yaşadınız ben de. Hangi üniversite hocanızdan, hangi üniversite rektörünüzden böyle bize karşı bunu yapabilirseniz biz sizi affederiz diye bir yaklaşım ortaya konuldu. Hangi birisinden duyduk bunu?

 

Peki spor klübü taraftarları. Hepsi değil tabi. Koskoca Fenerbahçe’nin taraftarları. Fenerbahçe ne zaman siyasete karıştı? Niye siyasete karışıyor?  Beşiktaş Spor Klübü niye siyasete karışıyor. Spor bu, siyasetten apayrı birşey.  Sporla siyasetin apayrı mecralar olması gerekmez mi, öyle söylenmez mi? Hatta siyaset spora karıştığı zaman “aman siz ne yapıyorsunuz” denilmez mi? Bunlar koskoca spor klüpleri, rol modeller? Bunlar hep tesadüf mü, üniversite öğrencileri tesadüf mü? Avrupa’da Amerika’da bir şekilde hazırlanan reklamlar tesadüf mü?

 

-Peki bu kadar geniş yelpazedeki bir çevreyi harekete geçiren güç kimler?

 

-28 Şubat’ta hangi güç harekete geçirmişse, 1960 darbesinde rahmetli Menderes’e karşı, toplumun bir kesimine karşı bir nefret oluşturulmuşsa, 28 Şubat’ta “aman ülke gidiyor, İran’a dönüyoruz”… bu sözler hepimizin sözleri. Şimdi Türkiye’nin en önemli gazetelerinden bir tanesinin baş makalesi bu olayların en canlı olduğu anda Türkiye’ye yine nizam vermeye çalışıyor. “Bir, siz şöyle yaşamalısınız; iki, siz şöyle hareket etmelisiniz, siyasetinizi şöyle tanzim etmelisiniz, ekonomik ilişkilerinizi böyle kurmalısınız” diye. Aynı alışkanlıklar vazgeçilmiş  değil. Sadece insanları, demin söylediğiniz o kitle yıllardan beri şu anlayışla karşı karşıya: “Bakın Ak Parti’nin gizli bir ajandası var, hiç farkında değilsiniz ama sizi tehdit edecek.”

 

Bu böyle olabilir, toplumda da böyle olabilir. Ben bunu çok uçlarda görüyor değilim. Amerika’da bile bundan bir yıl önce yapılan bir araştırmada, Obama’nın aslında Müslüman olduğu, Anti-Amerikancı olduğuna yönelik %19-20’ye yakın bir kitle buna inanmış durumda. Hayli yüksek. Böyle bir kitle de olabilir. Ama bu yeni medya dediğimiz sosyal medya üzerinden bunu ortaya koyan ve sabahtan akşama kadar da bu konuda bir mühendislik geliştirerek…İnsanlara  şöyle bir mail  geliyor: “Bugün annenle babanla dışarı çıkıyorsun ama Ak Parti iktidarı devam ettiği sürece annen ve babanla dışarı çıkamayacaksın, kız arkadaşınla kolkola geziyorsun ama yarın öbür gün gezemeyeceksin.”

 

Hepimiz insanız, insanların bundan etkilenmemesi mümkün değil. Şu internette öyle faili meçhul twittlerle karşı karşıya kaldık ki bir başka ülkede gerçekleşen bir hadiseyi bir köpeğe gaz sıkan bir polisi Türkiye’deymiş gibi gösteriyorlar. Neredeyse vatandaşın tamamı böyle anlayabiliyor. Bunların hepsi büyük bir planın parçaları. Bu plan da şudur: “Biz bu halka, iktidarı yedirmeyiz, onların yeri bellidir, bizim yerimiz bellidir.” Bu  “efendilik” anlayışından Türkiye’nin  kurtulması lazım.

 

Ben bu partinin 8 aydır mensubuyum. Ama içerisindeki demokratik kanalların nasıl işlediğini biliyorum.  Kriz anında hangi kuralların ve kurulların oluştuğunu biliyorum, insanlara nasıl bakıldığını biliyorum ve Türkiye ile ilgili hangi aşamaları için büyük bir fedakârane, cevval bir gayret gösterildiğini net bir şekilde görüyorum. Biz bir  taraftan Avrupa Birliği’ne girmek istiyoruz. Ülkenizin demokratik hassasiyetlerini kısıtlarsanız bu mümkün olur mu?

 

Veya dönelim, Akdeniz oyunlarını yapıyor Türkiye, dün sayın Başbakanımız 800 trilyon civarındaki bir tesisi açmış. Keşke sizinle ben büyüdüğümüz çağlarda o tesisler olsaydı. Dünyadaki insanlarla konuşurken bile farklı bir şekilde konuşurduk. Ayak ayak üstüne atarken veya değerlendirmelerimizi yaparken daha özgüven içinde olurduk. Böyle tesislerde  büyümedik, bunları hiç görmedik biz. Televizyonlarda gördüğümüz zaman o jimnastik yapan sporcuları vs. bütün bunlarla ilgili filmleri bile seyrederken hayranlıkla izlerdik, demek böyle birşey olabiliyor diye. Ülkeler kendi insanına böyle bir yaklaşımda bulunabiliyor diye. Bugün Ak Parti bunları getiriyor, onun için 2002’nin Ak Parti’si değil artık. Türkiye de 2002’nin Türkiye’si değil. Sürekli kendisini geliştiren, tekamül ettiren, toplumun taleplerine uyan, dünyanın gelişimine uyan, bütün demokratik aksa uyan bir Türkiye ve Ak Parti var. Türkiye son on yılda sıkıntılı dönemler de yaşadı. Siyasal istikrarsızlık da çıkarmaya çalıştılar, ekonomik istikrarsızlık da çıkarmaya çalıştılar.

 

-Çok kısa soracağım, dün sayın Arınç, “bizim de silkelenmeye uyarılmaya ihtiyacımız var” dedi. İstanbul Valisi de “kırdığımız bir gönül için bin özür dileriz” dedi. Nasıl değerlendiriyorsunuz.

 

-Özellikle sayın  Arınç’ın söylemek istediği şu: On buçuk yıldır bu parti iktidarda. Böyle bir siyasi partinin muhakkaktır ki kendine ait bir özeleştiri mekanizması oluşması gerekir. Ama Ak Parti bunu kendi içinde sürekli yapıyor zaten. Bazen bir durursunuz, etrafa bir bakarsınız sonra bir tramplenin üzerine çıkarsınız, bir daha zıplarsınız. Belki burada tekrar böyle bir değerlendirme gereğini hissediyor ki bu değerlendirme gereği hepimize aittir. Ama bunu, nelerle karşı karşıya kaldığımızı iyi ayrıştırarak yapmalıyız. Ak Parti benim katıldığım kongrede 63 madde açıkladı. Demokratikleşme ve gelişme maddeleriydi. Türkiye’nin her meselesiyle ilgili, bu maddelerin bir bölümünü hayata geçirdi, bir bölümünü de yeni anayasa üzerinden hayata geçirmeye çalışıyor. Bütün bunları gerçekleştirirken Ak Parti’yi odağa alıp, sadece Ak Parti’nin silkelenmesi değil, sayın Arınç’ın kastettiği. Bütün siyaset silkelenmeli.

 

İstanbul Valisi elbette ki olayların merkezindeki insan ve uzun zamandan beri ben de şahidim özellikle gece gündüz uyumadan bu olayların suhuletle halledilebilmesi konusunda bir anlayış ortaya koyuyor.

 

Şunu düşünün, siz valisiniz, eyleme eyvallah. Protestoya eyvallah. Dolmabahçe’deki başbakanlık ofisini işgal etmek, orayı ele geçirmekle kendisini güdülendirmiş bir grupla karşı karşıyasınız. Böyle birşey mümkün mü? Orada yine genç çocuklar, ailelerin mensupları olan genç çocuklar, Gezi Parkı’nda ve diğer taraftan terör örgütü unsuru olan insanlarla o bunlardan hiç haberi olmayan gençleri bir ilin valisi olarak aynı tablonun içerisinde görüyorsunuz. Gidip onlara “bak şunlar şunlardır” diyecek imkanınız da yok. Öyle bir hava oluşturulmuş ki neredeyse bir “özgürlük savaşçıları, özgürlük fedaileri” gibi. Bir partinin milletvekili bir ülkenin polisine ve siyasi partinin mensuplarına hakaret ederken en galiz lafları söylüyor.  Biz rol modelleriz, bizim meseleyi yumuşatmamız gerekir. Bizim, meseleyi her nereden çıkarsa çıksın, ben sizde televizyondan seyrediyorum, sonra sizi yolda görüyorum, sonra sizin arabanızın önüne geçiyorum, diyorum ki “siz karşı yoldan gelirken bana ters baktınız” size her türlü hakaret ediyorum, hem de size saldırgan bir davranış içinde bulunuyorum. Bunun dışında başka bir olay değil.

 

Ak Parti iş yapıyor,  birçok partide bir takım eksikler de olur aksaklıklar da olur. Mersin’de dünyanın işini yaptık, orada eksiğimiz de vardır, olamaz mı? Yani valinin öyle bir hassasiyet içerisinde “bir empati kurabilir miyim” diye böyle bir değerlendirmesi sözkonusu olabilir. Çünkü valinin de yönettiği bir polis var, onlar da rencide oluyor. Polisten şehit olan kardeşimiz için hiçbirşey sözkonusu değil. Ayırıyorlar. Adana’da vefat eden de bizim kardeşimiz. Böyle bir polarizasyonla, ayrımla karşı karşıyayız. Bunu halisane bir 13 tane ağaçtan.. 2 milyar 800 milyon ağaç dikmiş…Bırakın Türkiye’yi ben İstanbul’dayım, Haliç’in kenarında bir yerde oturabiliyorum. Eskiden biz oradan geçemezdik.

 

Şöyle söylemek gerekir. Hepimiz de bu çağrıyı gerçekleştiriyoruz. Bizim meselemiz, toplumdan aldığımız yüzde elli oy değildir. Bizim meselemiz Türkiye toplumununun tamamıdır. Bizim düşüncemize ayak uydursun veya uydurmasın. Bizim meselemiz, bu zenginlikleri bir arada yaşayabilecek bir iklimi oluşturmaktır. Bu iklimi oluşturabilmek için de nasıl biz empati yapmaya çalışıyorsak Ak Parti’ye de bir empati yapılmasını ve burada özellikle bu konuda eğer Gezi Parkı’nda bulunan orada hakikaten çevre duyarlılığı olabileceğini düşündüğümüz insanların bu empatiyi gerçekleştirmesi. Bu empatiyi gerçekleştirdikten sonra da yapılabilecek tek şey var, Türkiye’nin demokrasisini, Türkiye’nin ekonomisini beraber büyütmeye çalışabilecek adımların atılabilmesi. Bunun için de bu eylemlerin bir şekilde sona ermesinin sağlanabilmesi. Yani yeşilse orası yayalaştırılacak zaten. Oraya dünden daha fazla ağaç dikilecek zaten. Neye itiraz ediyor, itiraz ettiği Topçu Kışlası. Neden itiraz ediyorsunuz Topçu Kışlası’na. Nesi var?

 

Taksim Meydanı’nı bildiğimiz için söylüyorum, Taksim Meydanı’nda kilisenin önündeki binalar, öyle sakil bir görüntü oluşturuyor. Bir tarafına caminin, bir tarafına kilisenin, bir tarafta yeşilin, bir tarafta opera binasının, bir tarafta bir seyir terasıyla birlikte bütün İstanbul’un seyredileceği, oranın bütün Türkiye’yi yansıtabileceği, herkesin kendisini ifade edebileceği, İstiklal Caddesi’nden geldikten sonra veya Şişli tarafından geldikten sonra herkesin birbirini çok daha güleryüzle karşılayabileceği ama demokratik bir inançla karşılayabileceği bir meydan oluşturulmak isteniyor. Oradaki bütün topluluklarla birlikte bir şekilde halisane olanlarla birlikte hükümetimiz de bütün düşünen insanlar da bu konuda sorumlu olduğunu hisseden insanlar da büyük bir uğraş içerisinde , Türkiye’nin büyük bir maliyetle, özellikle kendi insanıyla bir maliyetle karşı karşıya kalmasını istiyor değiliz.

 

–         Çok teşekkür ederim sayın Süleyman Soylu

–         Ben teşekkür ederim.

1 Comment to "A Haber TV Özel Röportaj / 10 Haziran 2013" Yorum Ekle
Ahmet ALKAN
28 Kasım 2013 at 02:39

Allah siz değerli abilerimizi başımızdan eksik etmesin . Mevlam yar ve yardımcınız olsun abim

Yorum Yap