Kanal 24 “Söz Bitmeden” Programı / 29 Nisan 2013

Perşembe, Mayıs 2nd, 2013 @ 5:29PM

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı sayın Süleyman Soylu’nun Kanal 24 Televizyonu’nda Elif Çakır ile 29/04/2013 tarihinde gerçekleştirdiği programın tam metnidir.

-Sayın Soylu, uzunca bir süredir bir çalışma da başlatınız. Türkiye genelinde “Türkiye Başkanlık Sistemini Konuşuyor” adı altında paneller düzenliyorsunuz. Bu bir nevi halkın nabzını yoklamak mı yoksa halkı ikna etmek mi? Neler yapıyorsunuz, bize biraz anlatır mısınız?

 

-Ben çok uzun zamandır Başkanlık Sistemi taraftarıyım ve bu sistemin Türkiye’ye büyük faydalar getireceğini ve Türkiye’yi de demokratikleştireceğine inananlardanım. Türkiye’de Başkanlık Sistemi tartışmalarının  çıktığı her dönemde, özellikle Türkiye’nin dönüşümünden, değişiminden, tam anlamıyla söylemek istersek “parçalanmış milli iradeden” mutlu olanların; Türkiye’deki halkın iradesinin mutlak bir şekilde yansımasını istemeyenlerin tartışmayı yönlendirdikleri taraftan da rahatsızım.

 

Elbette ki Türkiye, yeni anayasa tartışmaları içerisinde hükümet sistemlerinin de, yani yürütme mekanizmamızı nasıl ortaya koyacağımızı tartışabileceği bir zemin buldu bugün. Bir taraftan yeni anayasa yapmaya çalışıyoruz. Bütün siyasi partiler bir masanın etrafında. Burada, yasamayı da, yürütmeyi de, yargıyı da, temel hak ve hürriyetlerimizi de bu yeni anayasa içerisinde bir toplumsal sözleşme; birlikte yaşarken kaotik kurallarla değil, birbirimizi sürekli incitecek kurallarla değil, birbirimizin hak ve hürriyet alanına girecek kurallarla değil, bir şekilde hem birbirimize saygı gösterecek ama hem de birbirimizin hakkını ve hukukunu koruyabilecek kurallarla bezenebilecek bir anayasa oluşturmak gerekir. Tamamı budur.

 

Şimdi bunu yaparken muhakkak ki yargı, kendi adına birtakım değerlendirme ve tartışmalar içerisinde olacak. Bu tartışmaların tamamını da halkla besleyecek, milletle besleyecek. Yasama ile ilgili tartışmalar olacak, yürütmeyle ilgili tartışmalar olacak ama yeni anayasa ile ilgili tartışmalar, yasamanın dönüştürülmesi ve yargının dönüştürülmesi konusunda yapılmamaktadır. Burada herhangi bir tartışma sözkonusu değildir.

 

-Nedir peki?

 

-Sadece Türkiye’de halkın kendi yetkisini vermiş olduğu hükümetin, o da yasal çerçevede, anayasal çerçevede ve yargı çerçevesi içerisinde vermiş olduğu hükümet yetkisinin bütün bu diğer güçlerle birlikte orantılı bir şekilde nasıl yürütebileceğine dair bir tartışmanın adıdır. Ve her ülke, Amerika da, Fransa da ve hatta Almanya, İngiltere de bu tartışmaları  defalarca yapmıştır. Bizim bu tartışmaları yapmamıza yönelik bile bir takım kesimler tarafından bir itiraz  var. Bu tartışma, neticede çok kötü ucube birşey değil, çok tartışılması ve girilmesi zor olan mahrem bir alan değil. Bütün ülkelerde farklı farklı rejimler ve sistemler var. Farklı hükümet sistemleri içerisinde her biri kendine özgün, kendi toplumuna, kendi geleneklerine, kendi tarihine, kendi doğasına, kendi yürütme anlayışına uygun şekilde tercihlerde bulunmuştur. Bunu da bir şekilde dönem itibarıyla düzeltme imkânı ortaya koymuşlardır. Ve Türkiye’de biz yeni Anayasa yapacağız. Önümüzdeki tartışmaların en önemlilerinden bir tanesi, halkın temsilcilerini, yani yürütme mekanizmasını oluşturan temsilcilerinin bu anayasada hangi pozisyonda bulunacaklarıdır.

 

1961-2012’nin sonu itibarıyla  güvenoyu alamayan hükümetler de dahil olmak üzere 32 ayrı hükümet kurulmuş. Yani bu, şu demektir: 1,5 yıl ortalamasında bir hükümet. Cumhuriyet 90 yıl, 61. hükümetteyiz. Bu ortalamayı -onar yıllar gelse bile- üstüste diyelim ki üç-beş onar yıl koysanız bile 2’ye çıkarabilmek  çok kolay olmayacak. O kadar çabuk hükümet değiştirmişiz. Sadece 1970 – 80 arası yaklaşık 13 hükümet, 1990-2002 arası yaklaşık 11 hükümet bu ülkede görev almıştır. Yani bazı yıllarda ortalama bir yıla yakın, bazı yıllarda ortalama 9 aya yakın bir hükümet değişikliği sözkonusu olmuş. Ve parlamenter sistem içerisinde, bütün günahları parlamenter sisteme yüklüyor değiliz ama bir vesile ile bu sistem içerisinde çok açık bir şekilde bizim istikrarsızlığımızı ortaya koyan bir  süreç sözkonusu olmuştur. 114 tur, 7 ay müddetince 1980’de darbe öncesinde bu ülkede cumhurbaşkanlığı seçimi olmuştur. 1961 anayasasından sonra gerçekleşen her cumhurbaşkanlığı seçimi Cemal Gürsel’in, Cevdet Sunay’ın, Fahri Korutürk’ün, Kenan Evren’in, rahmetli Özal’ın, daha sonra Demirel’in, Ahmet Necdet Sezer’in, velhasıl bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerinde örtülü veya açık hem tartışmalar, hem de gerginlikler sözkonusu olmuştur. Cumhurbaşkanlığı, devletin en temel yürütme konumu olarak görülmüş, devletin temsilcisi olarak düşünülmüş, halkın, milli iradenin mümkün olduğunca bu konuma uzak tutulması, sistemin  omurgası olarak görülmüştür.

 

Bir şekilde tek başınıza iktidar olduğunuz zaman  belki de parlamenter sistemin en temel unsurlarından birisi olan denetlemeden uzaksınız. Muhalefetdeyken de kendi içinizde belki böyle bir denetleme sisteminden uzaksınız. Koalisyon olduğunuz zaman da çok açık ve net bir şekilde bellidir ki koalisyonda da istikrardan uzaksınız. Aynı zamanda da bürokratik iktidarın bir anlayışı ile daha doğrusu onun prangalarıyla da karşı karşıyasınız. İktidar, bürokratik iktidar. Böyle bir ciddi, çelişki içerisindeki Türkiye’de bir parlamenter sistem uygulanmaktadır.

 

Ve bizim temel arzumuz nedir? 21.yüzyıla başladık, bilgi çağında, bilgi toplumunda, bilgi ekonomisi içerisindeyiz. Bir verimlilik yüzyılındayız.  Etkinliğin, hızın, çabuk karar alma mekanizmasınının  her ülke için, her kurum için, her işletme için, her insan için en etkin olduğu bir çağın içerisindeyiz. Ve toplumun beklentilerinin, dünyayı  -bilişim teknolojilerinden dolayı- çok iyi takip ettiği için eskiye nazaran daha fazla yükseldiği devletinden, siyaset insanlarından çok daha fazla beklentiler içerisinde olduğu bir yüzyılın içerisindeyiz.  Yani geçmiş dönemlerde  olduğu gibi Allah korusun 10-15 yıllık koalisyon hükümetleriyle birlikte bir şekilde sürdürülebilirlik ortaya koyabilirsek; geçmiş yılların maliyetini bu toplumun her biri yaşadı ama gelecek yıllardaki maliyeti ölçebilme kabiliyetine bile sahip olamayız.

 

-Peki başkanlık sistemiyle ilgili diyorsunuz ki “başkanlık sistemi gelmeli”. Kaldı ki ben de bunu savunanlardan birisiyim ama bir de bu konuda endişeli olanlar var. Endişelerinde haklı gördüğünüz yönleri var mı? Mesela diyorlar ki “Amerika’da başkanlık sistemi var ama 150 yıllık bir gelenek var” Fransa keza öyle. Türkiye’de de iyi kötü bir sistemimiz var. Bunu düzeltmek yerine yeni bir sistemle, bütün sistem yerinden oynamaz mı? Bir rejim değişikliği gibi de algılanıyor sanırım

 

-İkiye ayırmak gerekir.

 

Bir, Türkiye’de bu konuda gerçekten endişesi olup, bu endişelerini dile getirenler ve bu sistemler arası fayda maliyet analizini,  bize ne faydası olur, ne maliyeti olur, toplumumuzu daha çok  mu birarada tutar, tutmaz mı gibi kendi kafasında, çok doğal olarak biraz hem parlamenter sistemi, hem başkanlık sistemi takip edebildiği, biraz da medyadan duyabildiği okuyabildiği kadar yapmış olduğu değerlendirmelerle endişeli olan; bu konuda acaba gerçekten nasıl bir tablo ile karşı karşıya kalacağız sorusunu kendi içerisinde yaşayanlar var. Bunu net bir şekilde görmek lazım

 

Bir de şöyle tipler var: Türkiye’ye hangi yenilik veya değişiklik önerilirse önerilsin, tırnak içinde söylüyorum “istemezük”çü bir taife var. Boğaz Köprüsü gelmiş, istememişler, ayağa kalkmışlar. Rahmetli Adnan Menderes iktidardayken “bunlar göreceksiniz yarın öbürgün Kars ve  Ardahan’ı satacak” demişler, Vatan Caddesi yapılırken “uçak mı indireceksiniz” demişler. Bunlar aslında siyasal endişelerini dile getiriyorlar. Çünkü bu değişiklik sözkonusu olduğu zaman halkın iradesi bürokratik iradenin önüne geçiyor. Ve bürokratik iradenin önüne geçmesi, şu tırnak içerisindeki cümleyi ortadan veya tamlamayı ortadan kaldırıyor “iktidar olabilirsiniz ama muktedir asla olamazsınız”. Bu kimin sözüdür? Bu toplumda askeri veya sivil bürokrasi üzerinden egemenlik sağlayanların temel sözlerinden bir tanesidir. Bunların temel korkuları da halkın yönetime dokunabiliyor olmasıdır. Halkın, yönetimi, sürekli olarak tahkim ediyor olmasıdır. Veya halkın, yönetimden olan desteğini her an çekebilme kabiliyetini ortaya koyabilmesidir. Buradaki temel soru da kaygıları, bu endişelerin kaygıları, siyasal endişelerdir, siyasal kaygılardır ve bu siyasal kaygıları da geçmişte yaşadığımız ve bugün içerisinde bulunduğumuz, Türkiye’nin sürekli önüne getirilen irtica,  istila ve bölünme paranoyası üzerinden yönetmeye çalışmaktadırlar. Bu sadece bugün değildir. Bu  hikayenin Türkiye’de geçmişi çoktur ve bu hikayenin de toplum nezdinde bir karşılığı da yoktur.

 

İkincisi ile ilgili söylemek istiyorum. Gerçekten endişeli olanlar, “bu ülke bölünür mü?”. Benim bir sorum var. 1990’larda bu ülkede gazetelerin giremediği vilayetler vardı, bu ülkede bir şekilde parlamenter sistemin içerisinde terör örgütünün nüfus kağıdı sorgulaması yaptığı, otobüsleri durdurduğu ve parlamenter sistem içerisinde yürütmenin yönetemeyen bir ülke ve demokrasi oluşturduğu, neredeyse bölünmeye ramak kaldığımız bir süreçten geçti.

 

Madem parlamenter demokrasi sorunlarımıza çözüm üreten bir demokrasiydi peki 1971 Muhtırası niye oldu? Hadi 1961’den sonra klasik… 1980 neden oldu, 28 Şubat neden oldu? Madem demokrasiyi ortaya koyabilecek, çoğulculuğu oluşturabilecekti, peki 27 Nisan e bildirisi neden yayınlandı? Bütün bunların tamamında bir yönetemeyen demokrasi ile Türkiye karşı karşıyadır. Halk iktidardır ama hiçbir zaman muktedir değildir. Parası olanlar, yani sermaye, üniversite yani bilim dünyası -1961 anayasasını tahkim eden, 1960 darbesini de meşrulaştırmaya çalışan üniversite- öteki taraftan bir şekilde Türkiye’nin medyası buna dayanak teşkil eden, diğer taraftan da Türkiye’nin bürokrasisi. Askeri ve sivil bürokrasi. Bunun tamamı  şu anda Türkiye’de parlamenter rejim gidecek diye bana göre büyük bir ürküntü içerisindeler. Onların siyasal tercihlerini ortaya koyan siyaset mekanizması da, siyasetçileri de bunun dillendirmesini ve seslendirmesini ortaya koyuyorlar.

 

-Statükonun devamını isteyenler mi diyorsunuz?

 

-Bir paranoya da “eyalet sistemi olur mu” korkusu.  Bakınız, Almanya, parlamenter sistemdir ama eyalet sistemidir. Eyaletlere ait mahkemeleri vardır. Amerika başkanlık sistemidir ama eyalet sistemidir. Buna karşın Fransa, yarıbaşkanlık sistemidir ama orada üniter bir yapı vardır. Yani eyalet sistemlerinden oluşan bir yapı vardır. Başkanlık sistemleri vardır ki eyalet sistemi vardır, başkanlık sistemleri vardır ki üniter sistemleri vardır; parlamenter sistemleri vardır ki eyalet sistemi vardır, parlamenter sistemi vardır ki eyalet sistemi yoktur. Eyalet sistemi, bir devlet sistemi değişikliğidir. Burada milletimizin o saf beklentileri, temiz düşüncelerini istismar etmeye çalışanlar, devlet sistemi ile hükümet sistemini karıştırarak milletimizin bu konuda “acaba ne oluyor” tartışmasına büyük bir set çekmesine engel olmak istiyorlar.

 

-Biz devletin yapısını mı tartışıyoruz yoksa bir hükümet sistemi mi? Çünkü bir kavram kargaşası var.

 

-Basit bir örnek verebilir miyim? Sürücü kursları var, ehliyet veriyorlar. Ve bu ehliyet, ben de sürücü kursundan aldım ehliyeti. Bizim bindiğimiz arabada da öyleydi. Ben adayım, sürücü kursunda, bir de öğretmen var. Benim öğretmen de çok disiplinli bir öğretmendi, Bulgaristan göçmeniydi. Ve arabanın gazı var, freni var. Hangi tarafta, öğretmen tarafında. Aday tarafında da aynısı var. Hem gaz, hem fren hem de debriyaj var. Şimdi siz hafif gaza basıyorsunuz, o hafif frene basıyor. Çünkü iki başlılık var o arabada. Peki trafikte biz çıksak iki başlı bir arabada istikrarlı, hedefimize daha iyi varan ve Türkiye’yi daha iyi bir noktaya getirecebilecek bir sürüş gerçekleştirebilir miyiz?

 

İşte Türkiye tam da bu kazalarla karşı karşıya kalmıştır. Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan başbakan. Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı, Bülent Ecevit başbakan.  Bir anayasa kitapçığı fırlattı, Türkiye’de enflasyon, Türkiye’de hayat pahallılığı, Türkiye’de ekonomik kriz, icralar, iflaslar… Çünkü Ahmet Necdet Sezer’in halka karşı bir sorumluluğu yoktu. Sorumluluk kimindi, siyasetçinin. Ecevit  kaçtan kaça düştü. 22’lerden 1,5-2’lere düştü. Sorumluluk kimindi çünkü, sorumluluk kitap fırlatılanındı, kitap fırlatanın değildi. Ecevit hiçbir zaman kitap fırlatabilme noktasında değildi o toplantı içinde. Ama sorumsuzluğu olan; bir taraftan başbakan atayacaksınız, bir taraftan bakan atayacaksınız, bir taraftan üçlü kararnamelerle bürokrasiyi şekillendireceksiniz, bir taraftan yürütmeye ayar vereceksiniz, ama öteki taraftan sizin hiçbir sorumluluğunuz olmayacak. Bir taraftan da yürütmeyi iki başlı olarak ortaya koyacaksınız.

 

Biz diyoruz ki halk oyu veriyor mu, veriyor. Yasama ile başkanlık sistemi, bütün bu sistemler içinde –bunu ben söylemiyorum, hukukçular söylüyor- yürütmeyi ve yargıyı tam anlamıyla keskin kuvvetler ayrılığı ile beraber sert bir şekilde ayıran sistemin tam adıdır. Bu yürütmenin de işine gelmektedir. Bu yasamanın da işine gelmektedir. Bu yargının da işine gelmektedir. Ama bütün bunların karşısında, halkın karşısında hesap veren iki kesim var. Yargı yok. Nedir yürütme? Başkanlık sisteminde başkan, hem anayasaya karşı sorumludur, hem de dört yılda veya beş yılda bir gittiği halka karşı sorumludur. Yasama, yani parlamento, hem anayasaya hem bütçeyi yapmakla hem kanun yapmakla sorumludur ama hem de bölgelerine gittikleri zaman dokundukları millete karşı sorumludur. Yani parlamenter sistemdeki iki başlılığı alıyorsunuz, başkanlık sisteminde tek başlılığı getiriyorsunuz. Ama sorumlu olarak kalan burada başkan, millete karşı olan yükümlüğünden  vazgeçmiyor.

 

Birşey daha var. Peki parlamenter sistem bu kadar kötü mü, hayır değil. Böyle bir iddiayı ben ortaya koymam. Bu doğru da değil zaten. Ama başka birşey var: hiç bir köyde, hiç bir kasabada, hiç bir vilayette… Kentsel dönüşüm yapıyoruz. Yıktığımız binaların, molozların üzerine mi kentsel dönüşüm yapıyoruz? 50-60 yıllık tuğlaları istifleyerek mi kentsel dönüşüm yapıyoruz yoksa daha yeni malzemelerle, daha dayanıklı malzemelerle mi yeni bir ev inşa ediyoruz? Hiçkimse eski malzemelerle yeni bir ev inşa etmiyor.

 

Parlamenter sistem 1961 anayasasından sonra tam anlamıyla -o sol kesimin bir kısmı derler ki, eski sol kesimin, “Türkiye’nin en özgürlükçü anayasasıdır”, tam tersi- Türkiye’de milli iradeyi bloke eden bir anayasadır, özgürlükçüymüş gibi görünen bir anayasadır ve bütün vesayet sistemi, milleti devreden çıkaran ve milleti kontrol eden,  bizim başımıza ne bela gelmişse 1961 anayasası ve daha sonra onu tahkim eden 1982 anayasası ile beraber gelmiştir. Biz burada bir kavga etmiyoruz, biz burada bunu tartışıyoruz. Biz diyoruz ki bu  1961 anayasasının ruhu ve 1982 anayasının  ruhu ile biz Türkiye’yi 21.yüzyılda rekabet edebilir  bir ülke haline, gençlerimizi rekabet edebilir gençler haline getiremeyiz. İmkânlarını açalım.

 

-Sayın Soylu, biz başkanlık sistemini konuşurken hep Amerika ve Amerika üzerinden konuşulurken hemen diktatörlüğe örnek olarak Latin Amerika, sonrasında Fransa ve kısmen de Almanya üzerinden konuşuyoruz.  Ancak başka coğrafyalarda başka ülkelerde başka  modeller de mevcut. Siz bunları nasıl sınıflandırıyorsunuz, neler var?

 

-Mesela parlamenter sistemden örnek verilirken İngiltere örnek veriliyor.  Ama orada kraldan dolayı, yani mevcut halden dolayı böyle bir sistemle karşı karşıya kalınması  bir mecburiyet. Hiçbir zaman Türkiye’de bu ortaya koyuluyor değil. Kimse Lordlar Kamarası’ndan falan Türkiye’de bahsetmiyor. Orada bir seçkincilikten, bir elitizmden, oranın kendi mecburiyetlerinden, tarihsel geleneğinden falan hiçbirşey bahsedilmiyor. Bizde ise bunlar tartışılırken bizim tarihsel geleneklerimizden falan kimsenin konuştuğu yok. Bu birinci tesbit.

 

İki; doğrudur, Güney Amerika’daki, Latin Amerika’daki başkanlık sistemlerinde özellikle başkanın bizatihi sadece kendisinin fesih yetkisinden dolayı, mesela Fransa’da da yarıbaşkanlık sisteminde bugünkü Fransua Holland’ın veya Sarkozy’nin meclisi fesih yetkisi vardır. Bu da tartışılmıyor. Ama bu meclisi fesih yetkisi, yine Fransa’nın kendi yakın tarihinden gelen birtakım mecburiyetlerinden ve zaruretlerinden dolayı ortaya çıkmıştır. Ama Güney Amerika’daki fesih yetkisi tam anlamıyla başkanlık, tam başkanlık sistemi ile de örtüştüğü zaman biz bunlara “saptırılmış başkanlık sistemi diyoruz” ve orada diktatörlüğe yol açtığı konusunda ciddi eleştiriler vardır dünyada ama bu konuda bunu eleştirmeyenler de vardır. Bir. İki, buradaki bizim örneğimiz de şudur: Güney Amerika’da parlamenter sistemlerde de ciddi bir şekilde saptırılmışlık ve onun sonucunda diktatörlük sözkonusu olmaktadır. Yani bu sadece Güney Amerika’daki başkanlık sistemlerine yönelik özgü bir sonuç değildir. Veya özgün bir tartışma değildir. Tam tersine, Güney Amerika’nın kendinden kaynaklanan birtakım sebeplerinden dolayı bu Güney Amerika’da böyle bir tartışmayı içerisinde getirmektedir ama  burada eğer siz başkanlık sistemine sadece başkana ait bir fesih yetkisi koyarsanız, karşılıklı değil, meclis de başkanın birbirini bir şekilde erken seçime gidebilecek şekilde ortaya koyabilecekleri bir yetki değil, sadece başkana ait böyle bir yetkiyi koyarsanız, evet bu başkanı kendi adına bir diktatörlüğe getirebilme riskini ortaya koyabilir, getirir getirmez o ayrı birşeydir.

 

-Türkiye’de bir siyasal partiler geleneğinde bir partinin genel başkanı iktidara geldiği zaman aynı zamanda başbakan oluyor. Türkiye’nin başbakanı, partisinin de genel başkanı oluyor.

 

-Seçime girmeden de olabiliyor.

 

-Burada, Amerika’daki sistemde, partinin genel başkanı ayrı. Bu birazcık işletmeci gibi, partinin işletme pozisyonunda, çok fazla yetkisi yok ama partinin idare işleri.

 

-Bana göre iyi tarif ediyorsunuz.

 

-Yani bir işletmecisi o kurumun. Burada partinin belki seçim çalışmaları konusunda finansmanını sağlaması, daha iyi araştırmalar yapıp parti nerede kazanacak, hep bunlara bakıyor ama başkan apayrı . Bir bağı yok. Türkiye’de başkanlık sistemi geldiği zaman mesela başbakan Erdoğan’ın konumu ne olacak? Kendi partisinden ayrılacak mı?

 

-Başkanlık sisteminin ruhunda partinin başkanı ile başkan aynı kişilerin olması mümkün değil zaten.

 

-Ayrılacak mı bu? Ak Parti’nin genel başkanı ayrı bir kişi, başkan ayrı bir kişi mi olacak?

 

-Fransa’da öyle. Fransa’da, partinin genel sekreteri şu anda ayrı. Orada genel başkanlık yok. Sosyalist Parti Genel Sekreteri ayrı, partinin başkanı ayrı kişilerdir. Holland ayrı, Denis ayrı.

 

Bizim sistemimizde valilik seçiminin esası yok. Ben valilerin seçilmesi taraftarı bir adamım ama onda da birşey olmaz. O da eyaletleştirmez, esas itibarıyla.

 

Biz ne yaptık büyükşehir yasasında: Temel iki tane meclis var, vilayetlerde. Bir il genel meclisi, bir de belediye meclisi. Biz büyükşehirlerde il genel meclisini kaldırdık. Neyi getirdik, halkımızın daha fazla denetleyebileceği, daha fazla bütçeyi yönetebileceği, daha fazla yerelle ilgili insiyatif alabileceği Büyükşehir Belediye Meclisi’ne, büyükşehire, Büyükşehir Yasası’na bütün o vilayet meclisini ve il genel meclisinin yetkilerini ve bütçesini giydirdik. Yani tek meclis yaptık. Tek meclis mi iki meclis mi? Bir il , ilçe, vilayet  için iki farklı meclisin bulunması için ne anlamı var? Sadece insan kaynağı israfı, sadece demin söyledim ya verimlilik israfı, sadece uyum israfı. Şimdi hem belediye başkanı var, hem vali var ..Bunu da tartışacak Türkiye. Kabul eder veya etmez ama bizim yapmamız gereken iş, tabu sayıp tartışmaktan korkmamaktır.

 

Türkiye’ye şunu enjekte etmeye çalışıyorlar: bu tabudur, noolursunuz bunu tartışmayın. Bak bu korkudur, bu ülkeyi böler. Almanya bölünmüş bir ülke mi, Amerika bölünmüş bir ülke mi, Fransa bölünmüş bir ülke mi? Onlar da bölünmüş ülkeler değiller. Ama bizim de kendi adımıza, onların kendi adlarına nasıl bir sistem kurma anlayışları sözkonusu ise Türkiye’nin de sistem kurma anlayışı var. Bir üniter sistemden vazgeçmez. Tek devlet esasından vazgeçmez. Eyaletlerle ilgili bir tartışması sözkonusu değildir, yürütme başkana aittir ama yasama başkana ait değildir. Esas itibarıyla yasama ile yürütme arasında da herhangi bir bağ yoktur.

 

-Son olarak; “Türkiye Başkanlık Sistemi’ni Konuşuyor” sorusuyla başlamıştım. Şu anda kamuoyunun algısı veya tepkisi nedir? Konferanslar devam ediyor değil mi hala?

 

-Şu ana kadar 61 vilâyette konferanslarımızı tamamladık, diğerlerinde devam ediyor. Sivil toplum kuruluşlarımız katılıyor, teşkilâtlarımız katılıyor . Katılım çok yüksek. Mesela bu hafta Trabzon’da tıklım tıklımdı. Bütün vilâyetlerde hemen hemen öyle. İkibiner kişilik, üçbin kişilik, ilçelerin ve illerin yapılarına göre ama çok büyük bir ilginin ve alâkanın olduğu bir süreç. En güzel şey de şu ki –biz de onu yapmak istiyoruz zaten, “alın biz size başkanlık sistemini verdik kabul edin” şeklinde bir anlayış içinde değiliz, bu yanlış  birşey- biz sadece toplumumuza bu sistemin de demokratik bir sistem olduğunu anlatıyoruz. Bu sistemi parti olarak da bizim Ar-Ge başkanlığı olarak da toplumumuzla paylaşmak zorundayız. Siyasi partilerin en önemli özelliklerinden bir tanesi bazı konularda toplumu bilgilendirmektir. Biz bunu yapıyoruz. Bu bir tabu, öcü değildir. Bu da bir sistemdir. Demokratik  bir sistemdir. Bunu hepberaber konuşalım, tartışalım. Bu bize yarıyorsa biz bunu kullanalım. Biz siyasi parti olarak bizim bütün yaptıklarımız, öngörülerimizden bunun bize yaradığı kanaatindeyiz. Ama temel karar verici millettir,  halktır. Biz önerimizi yaparız. Ama halk bu konuda “hayır kalsın, ben istemiyorum” derse  Ak Parti’nin yapabileceği tek birşey vardır, ona boyun eğmektir. Ama biz, halka  doğruyu anlatmak zorundayız. Bugüne kadar halka, milletimize yanlış anlattıkları için, bu sistemi yanlış bir şekilde ortaya koydukları için,  konu tartışma zemininden uzakta. Şimdi Türkiye’ nin her tarafında, bundan sonra da devam edecek, sivil toplum örgütleriyle sosyal  medyada… Çok low-profile gidiyoruz, sadece bir mecliste bunu anlatarak devam etmeye çalışıyoruz. Oysa birtakım meseleleri yıkarak geliyor Ak Parti, Türkiye’de korkuları yıkarak geliyor. Millet iradesinin kötü  birşey olmadığını anlatarak geliyor. Çünkü bu millet iradesi sadece  bir düşünceden teşekkül etmiyor, her düşünceden teşekkül ediyor.

 

-Bu çalışmaları kitap olarak yayınlamayı düşünüyor musunuz?

 

-Bastırdık. En sonunda hepsini kitap olarak da yayınlayacağız. Çünkü en önemli işlerden bir tanesidir, bu çalışmalarda çok güzel sorular geliyor. Ve halkın önemli bir bölümü şu cümle ile buradan ayrılıyor: “Biz böyle bilmiyorduk”. Bu önemli birşeydir. Bir hizmet yapıyoruz.

 

-En çok kafa karışıklığı nedir, neyi soruyorlar?

 

-Mesela şeyi soruyorlar, sizin söylediğiniz  “acaba eyalet sistemi olacak mı”, “acaba parti genel başkanı….”  yani siz tam nabzı tutup, soruları sordunuz aslında. Ayrıca şunu da söyleyeyim, mesela hukuk fakültesinden mezun olan arkadaşlarımız var, onlar da başkanlık sistemi ve hükümet sistemleri okuyorlar, ben de kitaplar devirdim bu konuda ama hala bilmemiz gerekenler var, hala araştırmamız gerekenler var. Yani Amerika’da da bu sistemi işleyenler, Fransa ve Almanya’da bu sistemi işleyenler sürekli kendilerini yenilemek zorundalar. Onun için biz de sürekli anlatmak zorundayız.

 

-Teşekkür ederiz.

 

-Ben de teşekkür ederim.

Henüz Yorum Yazılmamış. İlk Yorumu Yazın
Yorum Yap